28/06/2017

Cesur Ruhların Eylemi!

Toplumsal inşada en elverişli yol, sanatsal yoldur. Sanatın etkileyici karakteri, değişimi hızlandıran, toplumu manevi olarak doyuma ulaştıran bir ikna gücüne sahiptir. Sanat toplumun söz ve özüne, söylem ve eylemine...

 

 

 

 

Medya DOZ

Yaratıcı, cesur ruhun eylemselleştiği an ve sanata dair yaratılan ahlaki değer, kültürleşmenin doruk kazandığı anı ifade eder. Bu an sanatın sadece bir bireyde ve anda değil, tarihte ve toplumda da somutlaştığı sonsuz zamanların dışavurumudur. Bu bağlamda sanatçı kimdir sorusuna karşı sanatçı, toplum ve tarih karşısında derin sorumluluk, düş ve duygu sahibi olan insandır demek gerek. Bu çok ağır bir yük olduğu kadar, çok anlamlı bir kültür taşıyıcılığıdır da. Büyük düşüncelerin doğru ve güzel duygularla yoğrulduğu, anlam derinliğine yol almış, toplumsal aşk işçilerinin baş koyduğu yol ve yolculuktur sanat ve sanatçılık.     

Gerçek sanatçının topluma ruh veren, eyleme geçiren, coşturan bir enerjisi var. Sanatçı eğer kendi toplumunun acısını iliklerinde hissedemiyorsa, o acıyı ağıta dönüştüremiyorsa, toplumuyla coşup her gün yeni devrimlere uyanmıyor ve uyandırmıyorsa o sanatçı, sanatçı değildir. Zira sanatın diğer adı toplumsal ve ahlaki yaratımdır, bu anlamda insani vicdana kulak verip yerinde duramayan, yaratmadan ve değiştirmeden bir saniye bile geçiremeyen insan, ancak sanatçı olabilir. Bırakın sanatçı olmayı, ahlaki ve toplumsal olmayanın insan olması bile tartışma konusudur. Çünkü vicdan insanın en köklü özelliği olup sanatsal eyleme yönlendiren en güçlü özelliktir. Yine sanatçı herkesten önce toplumun sevincine, yaratım coşkusuna, aşk ve gururuna ortak olmayı bilen insandır. Sanatçı toplum üstü bir varlık değil, toplum içindeki etkileyici, büyüleyici, anlama ulaşmış ve anlatmanın hünerinde derinleşmiş anlatıcıdır. Her gün insanın ahlaki özüyle yeniden doğan ve toplumuna yenilikler armağan ederek yaşayan insan sosyolojik estetiğe kavuşandır ve ancak bu titizlikte olan insan sanatçı olma niteliğine sahiptir. Kendini her şeyin yaratıcısı gibi görme yanılgısı, yeni ve sahte tanrıcıklar yaratmanın ötesine gitmeyen bir toplum dışılıktır. Oysa sanatçı, toplum içi olan her şeyle ilgilidir, insanlığın tüm geçmişini kendi geçmişi sayar, bugünü eylemleriyle anlamlı kılar ve geleceğe insanca değerleri, anlamları taşımayı en büyük tutku bilir. Tarihi, kahramanları, acıyı ve sevinci yüreğine yüklemiş, insanlığın anlam damarlarında yol almış bir taşıyıcıdır sanatçı.

Sanatçılık yazmak, oynamak, söylemek değildir, bu eylemler sanatçının en sonul eylemleridir. Her şeyden önce anlama ve yaratıma yönelen derin arayış sahibi olmak kendine sanatçıyım diyen insanın içsel bir özelliğidir. Popülist, hiçbir değere bağlanmayan ve değer yaratamayan yaklaşımlar anlatıcı ve taşıyıcı olmaya küçümseyerek bakarlar. Bu yüce işin bir hafıza taşıyıcılığı olduğunu bilmeden yaşamak kadar vahim bir şey olamaz. Sanatçının toplumsal aktarıcı olduğunu bilmeden sanat yaptığının iddiası en çıkmaz yanılgılardandır. Sanatçının en duygulu tarihçi olduğunu bilmek gerek. Sanatçı kendini mütevazılığın yüceliğinde yaratmak durumundadır. Sanatçının en çarpıcı özelliği toplumun içine damlamasıdır, insanlarıyla var olduğunu bilmesidir. Geleneğin gücüne inanıp her gün yenilikler yaratmaktan kaçmayan insan, ruhunda sanatsal eğilimler taşır. Sanatçı cesur, doğruya inanan ve tek başına kalsa bile hakiki yoldan şaşmayandır. Bunun için toplumda bir peygamber kadar değer görür. Toplumunu değiştirmek, daha güzel yaşamalarını sağlamak gibi devrimci bir görev de sanatçının işidir. Bu anlamda sanatçı değiştirip dönüştüren, zihni estetik ve etik üretkenliğe sahip devrimcidir. Sanatçı toplumunu değiştirirken kendisi de değişirse, kaderini halkın kaderiyle birleştirir, onların özgürlük ve mutluluk uğruna mücadelesine katılırsa, dünyaya yeniden gelir ve kelimenin en gerçek anlamıyla yüce insan olur. Geçmişi bugüne taşımak, bugünü geleceğe aktarmak gibi kutsal bir görev ancak anlamsal olarak çoğalmayı kendine iş bilmiş insanın eylemi olabilir. Ki böylesi bir insan, insanlık gerçeğinde derinleştiği için sanata meyillidir. Düşünün ki tarihi bir gerçekliği keşif etmiş insan bunu herkese anlatmak ister ve insan zihninde anlama ulaşmış gerçek, dışa çıkmak, ifade kazanmak ister. Sanat zaten anlamın maddeleştiği, maddenin ise manayı aradığı sürekli bir yaratım arayışıdır. Sanatçı bu anlamda insan özünün tanrısal olduğuna inanan özelliklere sahiptir. 

Sanat adına yola çıkan ve sadece elit bir kesime hitap edenler toplum dışıdır, onlar bütün kültürel değerlerden kopuk ve sonradan inşa edilen sınıfsal, yapay duyguların sözcüleridir. Bu tür eylemlere sanat demek zordur çünkü kök değeri yoktur. Öz değil, eklenti olma niteliği bile yoktur. Ucubeleşmiş insan tipinin hiçbir şey olmama halinin dışavurum ve yansıma hali dersek belki kısmen ifadeye kavuşmuş sayılacağız. Sanatın bin yıllarca bir toplumsal hazine ve hafızaya dayandığını unutup, günlük duygu kırıntılarına takılıp üretim yaptıklarını sananlar, kapitalist sistemin tuzağına düştüğünü ve toplum tüketiciliği yaptığını bile bilemeyecek kadar uyutulmuştur. Bu sebeple sanat ve sanatçının tekrardan tanım kazanması gerekmektedir. Sanat ve sanatçının yeni bir sosyolojik çözümlemeye tabi tutulması ve hak ettiği değerle buluşup gerçek misyonuna dönmesi bir zorunluluktur. 

Zira sanat düşünceleri ve duyguları uyutma ve kadükleştirmenin zemini değil tersine düş ve duyguyu ayaklandıran, insanlık değerlerini estetik ve etik ölçülerle zirveye ulaştıran bir bilinç çalışmasıdır. Ulaşmak istenen iddiaların, ütopyaların topluma içerilip ortak mücadele alanlarını çoğaltmaya çalışmasıdır. Bir sanatçının bir toplum mühendisinden çok fazla farkı vardır, bir sanatçı bir mühendis gibi dıştan dayatıcı olup değer yargılarını alt üst ederek toplumsal bilinci hiçe sayarak yaşayamaz, tersine sanatçı içe işleyen, ahlaki değer yargılarını zedelemeden çalışır. Bu bir yaşam biçimi olup toplumsal saygı ve inanış biçimini de açığa vurur. Bir insanın “toplum adına sanat” yapıyorum deyip bireyciliği hortlattığını düşünün, yine geçmişi boş verip şimdiyi şahlandırdığını düşünün, böylesi bir bilinçsizlikle hiçbir ürün kalıcı olamaz, kalıcı olmadığı gibi toplumsal beğeni de kazanmaz.

Kökleri toprağa değmeyen bitkinin uzun yaşama şansı olmaz, bu bitki kendisini devam ettirecek tohum sahibi bile olamaz. Bunu bilen kapitalizm sanal seri üretimle, gerçek olan üretimi tüketmeye çalışır. Tohumsuz, köksüz türkülerle kulakları sağır edercesine günlük olarak kalabalık paketler piyasaya sürer. Gerçek dansı unutturacak, anlamsız devinimlerle herkesi bir sallanma haline sürükler. Durum bu olunca toplumsal destanlar arka plana itilir ve gam gam stail gibi toplumla alay eden ve ruhları bir ruhsuzlukla sallandıran bir parça, internette tıklama rekorları kırar. Bilinmelidir ki her rekor toplumsal değil, tersine topluma rağmen bir ahlaksızlık dayatmasıdır. Sanal ve yapaydır. Toplum dışı bir sektörden, sanat adına tüketici bir piyasadan bahsediyoruz. Mülteci ve yabancı duygularla hiç kimse toplumuna yararlı olamaz, kendinden ve toplumundan kaçanlar melankolik bir yalnızlığa mahkûm olup tükenirler. Zaten kapitalizmin öngördüğü sanatçı tip de bu kategoride yer almaktadır. Buna karşı savaş açmanın yegâne yolu, toplum dışı olanı iyi tanımak ve gerçek toplumsal tanıma ulaşmaktır. Sanatla uğraşan insanın evrensel tarih ve topluma saygısı olursa ancak sanatsal bir değer yaratabileceğini unutmamak gerek. Sanal olan gerçeğin yerine konmaya çalışılıyorsa, biz yeterince gerçeği işlemiyoruz demektir. Öz olanı, kök olanı geri ve barbar gören, centilmenlik maskesi altında vahşiliğini gizleyen sistemin yalanlarına inanmıyorsak bizi tutan nedir? Neden yanı başımızda duran bunca kültürel değere dayanarak sanat yapmıyoruz. Bizler yüzlerce destanla, masalla, kahramanlık öyküleriyle büyüdük. Bizlere toplumu birliğiyle, kavgasıyla tanıtacak aşiretlerin kara çadırlarında ilk şekillerimizi aldık. O yaylalar kadar saf bir özümüz var, dağlar kadar asi ve baş eğmez bir özümüz var ama bizim bundan haberimiz yok. Kendimize kör, kendimize sağır, kendimize lal kılınmışlığımız en büyük isyan gerekçemiz olmalıdır. Sistem bizi bize yabancılaştırarak, kendini bilmeyen konumda tutup sonra bizden çaldığı kültürel ve sanatsal değerleri yıllanmış bir şarap gibi kabarmış iştahlara sunuyor. Toplumsallığımızı son katresine kadar emmeyi iş biliyor. Bizim sahip çıkamadığımız dedelerimizin dengbej kilamları, ninelerimizin masal ve ağıtları otantik diye beğenimize sunuluyorsa bilmeliyiz ki kapitalizm, o bizi biz eden geçmiş değerleri son kez gösterme ve tüketme, ortadan kaldırma provaları yapıyor. Buna göz mü yumacağız? Yoksa toplumsal değerlerimizi sanatsallaştırarak ölümsüzlüğün savaşçıları mı olacağız?        

Sanat toplumun varlığını anlamlandırmak, onu çoğaltmak ve yaşatmak için yapılır, eğer amaç bu ise, o zaman bütün tarihte yol alma cesareti gösterip gerçek insanlık savaşçıları gibi verili çirkin sistem karşında büyük savaşmak gerek. Sanatçının vicdanından, ahlakından, cesurluğundan, yaratıcı özünden bahsettik, bu özelliklere sahip insan hiç toplumunun yavaş yavaş eritilmesini göze alabilir mi? Bunun için kıyametler koparıp en yaman savaşçı kesilmez mi? Böylesi bir durumda beyninde sanatsal ışıltılar, sayısız yaratıcı fikirler, toplumu gerçek özüne kavuşturan projeler belirmeyen bir insan kendine sanatçı dememelidir. Sanatçı kendinden önce toplumunu ve toplumunun geleceğini düşünen, toplumuna aşk ve onur bahşeden kişi olduğu için asla yarım yamalak bir yaşama razı gelmez. Yaşamı güzelleştiren, topluma umut veren ve toplumsal mücadelede en ön saflarda yer alan bir kahramanlık kimliği kazanmak da sanatçının kişiliğine münhasırdır. 

Bu anlamda sanatçının görevi toplumsal değerlerine, tarihi gerçekliğine bağlı kalarak, toplumuna yeni ufuklar açmaktır.  Özellikle kültürel özellikleriyle var olmayı başarmış bir toplumun mensubu olmamız, bize bu konuda tükenmeyecek, tüketilmeyecek yeni sanatsal alanlar sunmaktadır.  Toplumun özünde olan ahlakiliği fikirlerimizin merkezine koyarak sanatsal üretimlerde bulunmak, öncel işimizdir. Bu üretimler düş dünyamızı, teorik tasarımlarımızı ilgilendirdiğinden entelektüel görevimizi de belirlemektedir. Ve eğer iyi, güzel ve doğruluğun politik tutumumuz olduğuna inanıyorsak o zaman kendimize inşa kadrosu da diyebiliriz. İnşadan kasıt sistemin ahlaksız dayatmaları karşısında toplumun gerçek özü olan ahlaki ve politik ilkelerle yaşamakta ısrardır. 

Toplumsal inşada en elverişli yol, sanatsal yoldur. Sanatın etkileyici karakteri, değişimi hızlandıran, toplumu manevi olarak doyuma ulaştıran bir ikna gücüne sahiptir. Sanat toplumun söz ve özüne, söylem ve eylemine dayandığından toplumların ruhuna hitap eder. Bu anlamda diriliş ve direnişi güçlü eylemlere dönüştürmenin en anlamlı yöntemi yine sanatsaldır. Bir toplumun kendi kültürüne ters düşmemesinin temelinde, kültürünü her gün güncelleştirip, sanatsal üretim yapmasında yatar. Kendi orijin değerlerine bağlı kalarak evrenselleşmek toplumun yürüttüğü mücadeleyi de evrenselleştirir. Melezleşmek, mültecileşmek, sanatı toplum dışında aramak, sanatçıyı da onun toplumsal değerlerini de evrenselleştirmeye yetmez. Evrensellikten kasıt “Kürdistani olan evrenseldir” ilkesine göre yaşamak ve toplumsallığımızı tüm insanlıkla paylaşmaktır. Sanatsal anlatıcı ve taşıyıcı olan öncüler, demokratik ulus gerçekliğinde, toplumun özgürlük sahasında sınırsız işler ve yaratımlarla karşı karşıyadırlar. Ve bilinmelidir ki doğruluk, iyilik ve güzellik toplumun vazgeçilmezleridir, eğer kültürel anlatıcı ve sanat taşıyıcısı bu ahlaki değerlere sadık ise her zaman toplumun baş tacıdır.

Kürtçe Klip Çekeceklere Çağrımdır !

Kürt müziği yıllarca baskıcı devletlere direndikten sonra şimdi de böylesi kliplere, böyle sanatçılara karşı da kendi öz değerlerine dayalı yeni bir direnişi geliştirmek durumunda

Güzel Olmak

Yaşamın doğal döngülerinden olan yaşlanmaktan, olgunlaşmaktan korkar oluyor insanlar. Her yaşın güzelliğini yaşamak yerine kaybedilmiş gençlik ve güzelliğin peşinden yas tutuluyor

Yaz Tarih

Acı çekmiş geçmişimizi ve Zaferin peşinde yürüyenleri yaz

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]